Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar

İbrahim Yıldırım, Can Yay., İstanbul, 2004.

İbrahim Yıldırım’ın Hassas Ruhlar Şikâyetçi Aşklar kitabı bir hikâye kitabıdır. Kitap üç bölümden oluşuyor. Her bölümün altında da üç hikâye yer alıyor. İlk bölümün adı Hassas Ruhlar adını taşıyor. Burada yer alan üç hikâyede de hassas bir ruhun ortaya koyduğu hastalık derecesine varan tutkular işlenmiş. Melek’ten Sonra, kızları ölen Mürsel ve Vahide Erkebay çiftiyle ilgili. Mürsel Erkebay, her sabah daha gün ağarmadan yatağından kalkıp eczanelere koşuyor. Evinde bir koleksiyon hâlinde ilaç kutuları yan yana dizilmiş durumda. Bu hikâyede İbrahim Yıldırım, oldukça yalın bir dil kullanmış, eserlerinin genel niteliği olan okura tuzaklar kurucu üslubunu bir tarafa bırakmış gibidir. Şair Ruhi Alemdar’ın Techiz ve Tekfini’nde Şair Ruhi Alemdar’ın intihalci bir şair olduğunun yazılması üzerine olaylar gelişiyor. Bu yazıda, Ruhi Alemdar’ın Robert Desnos’dan intihal yapan bir şair olduğu söylenmektedir. Şair, bunun üzerine sürekli Robert Desnos okumaya başlar ve sonunda bir nevi ona dönüşür. Baudelaire Paradoksu hikâyesinde bu yer değiştirme ve dönüştürme üzerine doğrudan bir odaklanma var. Burada, Baudelaire’in Albatros’undan yola çıkılarak kaleme alınmış bir gazete dizisi yazarından bahsedilir.
İkinci bölümün adı Şikâyetçi Aşklar adını taşıyor. Bu bölümdeki Yusuf ile Neşide hikâyesi özellikle dikkat çekici. Bir masal olduğu söylenilen bu hikâye aslında bir başka hikâyenin içine girilerek ortaya konuluyor. Bir kadın ve erkeğin okuduklarından yola çıkarak yarattıkları bir aşk ve bir nevi ermişlik hikâyesi bu. Foto Rüya da bir şikâyetçi aşk hikâyesi. Fotoğrafçılık yapan bir insan ve onunla tanışan başka birinin hep bahsedilen Rüya ile tanışmak istemesi ile bunun etrafında dolanan bir kurgu.
Müşteki Aşklar Kitabı ise bir uzun hikâye niteliğinde. Üç kısımdan oluşan bu hikâyede üç kişi var. Emin Nihat Bey, Ali Nuri ve anlatıcının kendisi. Emin Nihat Bey, Müsameretname’nin yazarı. Ali Nuri, üniversitedeki hocası Canan Şefkat’i etkilemek isteyen bir öğrenci ve yıllarca Anadolu’da Türkçe öğretmenliği yapmış “gönüllü bir gönül sürgünü”. Ali Nuri, Emin Nihat Bey ve Müsameretname hakkında bir çalışma hazırlamış. Anlatıcı da onun bir araya getirdiği bilgilerden yola çıkarak Emin Nihat ve Müsameretname hakkında bir derginin Tanzimat Edebiyatı Özel Sayısı için bir yazı kaleme almaya çalışıyor. Hikâye hem Emin Nihat hakkında bilgi veriyor hem de gerçekten okurda Müsameretname’yi okuma isteği uyandırıyor. Üç anlatının iç içe girdiği bir serüven başlıyor böylece.
İbrahim Yıldırım, bu kitabında kendisinin romanlarında da bulunan birtakım anlatım unsurlarına yer vermiş. Bunlardan en çok göze çarpanları yazının ortaya çıkma süreci, yaratma eylemi, zarf fiillerle hızlanan bir okuma süreci ve tabiî okuru da yazının içine dahil etmesi. Bu dahil etmeyle birlikte okura hem avlanan hem de avlayan olma şansının veriyor.
Kitapta, Pertevniyal Valide Sultan’dan Baudelaire’e, Emin Nihat’tan Giritli Aziz Efendi’ye ve Basiretçi Ali Efendi’ye kadar kalabalık bir kadro var. Bir de bunlara eşlik eden hikâye kahramanları ve onların yazılma süreçleri.
Hassas Ruhlar Şikâyetçi Aşklar, “şikâyetçi aşklar”ı öğrenmek isteyenlere bir kılavuz olabilir. Ama bu kılavuzu yazarı kendisi anlatıyor: “ Anlatıklarımın hepsi doğrudur. Hiçbir şeyi abartmadım. Dahası, yazının içindeki baı kapıları açık, bazıları aralık bıraktım; çünkü okurun, bu kapılardan girip ‘şikâyetçi aşklar’ı öğrenmesini, Emin Nihat’ı merak etmesini istedim. Bazı kapıları, okuru düşünerek sımsıkı kilitledim; yazım yeterince tehlike içeriyor; fazlası ölüm demektir.”

Seval Şahin Gümüş

Permalink Print Comment

Abdullah Uçman İle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi Hakkında Söyleşi

Soru 1- Uzun yıllardır Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Buna en son olarak 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ni yeniden yayıma hazırlamayı eklediniz. Sizi Türk edebiyatının bu önemli eserini yeniden yayıma hazırlamaya iten ne oldu?

Biliyorsunuz, A. H. Tanpınar’ın ölümünden sonra yıllarca hiçbir maddî karşılık beklemeden onun genç nesiller tarafından da tanınması için büyük bir gayret sarf eden, eserlerini yayımlatan, edebiyat anlayışı ve fikirleri üzerinde bizzat kendisi çalışmalar yaptığı gibi yapılan çalışmalara da sürekli yardımcı olan Mehmet Kaplan’dır; ben de onun talebesi olduğuma göre bu konuda öncelikle hocama bir vefa borcum söz konusudur. İkincisi, bu eserin gerek Tanpınar hayattayken yapılan ikinci baskısında, gerekse ölümünden sonra yapılan baskılarında bir kısmı yazarın kendisinden, bir kısmı tashihten meydana gelen hatalar, eksiklikler, karışıklıklar ve imlâsında tutarsızlıklar bulunuyordu. Eserin Çağlayan Kitabevi tarafından 1967 yılında yapılan 3. baskısından 2003’te yapılan 10. baskısına kadar bu eksiklik ve hatalar artarak tekrarlanmıştır. 2005 yılında kitabın yayın haklarını satın alan Yapı Kredi Yayınları yetkilileri bana, bu kitabı yayımlayacaklarını ancak ciddi bir şekilde elden geçmesi gerektiğini söyleyerek bunu benim yapmamı teklif ettiler. Önce, böylesine zor bir işi kabul edip etmemekte tereddüt ettim; bu işi benden daha iyi yapabilecek bazı hocalarımın adlarını verdim; ama kendilerine göre birtakım haklı gerekçelerle bu isimlere teklif dahi götürmediler ve eğer ben bu teklifi kabul etmezsem yayınevinde bir redaktöre tashih ettirip kitabı olduğu gibi basacaklarını söylediklerinde doğrusu buna gönlüm razı olmadı ve ne kadar güç bir işin altına girdiğimi bile bile, yapılan teklifi kabul etmek mecburiyetinde kaldım.

Soru2- Eseri yeniden yayıma hazırlarken neler yaptınız?

Yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi kitapta çeşitli hatalar, tutarsızlıklar ve eksiklikler bulunuyordu; bunları esas alarak, ama doğrudan doğruya Tanpınar’a ait olan metne müdahale etmeden, sırayla şunları yapmaya çalıştım:
. Tanpınar’ın hususi tasarrufu da dahil olmak üzere kitapta genel anlamda tutarlı bir imlâ yoktu; öncelikle aşağı-yukarı bir imlâ birliği sağlanmaya çalışıldı;
. Tashih hataları dışında benim görebildiğim kronoloji, bilgi veya yazılış hataları yıldızlı (*) dipnotlarında düzeltildi;
. İktibas edilen manzum ve mensur parçalarda dikkatimi çeken hatalar düzeltilmeye çalışıldı;
. Bugünkü nesillerde devir olarak herhangi bir çağrışım uyandırmayan hicrî tarihlerin gerekli gördüğümüz yerlerde milâdî karşılıkları verildi;
. Dipnotlarında kullanılan kaynaklardaki eksiklikler tamamlandı;
. Kitabın yıllardır üniversite öğrencileri tarafından bir ders kitabı olarak okunduğunu da göz önünde bulundurarak, sık sık geçen ve çoğu Fransızca olan kelime ve terimlerin dipnotlarında orijinal imlâları ve Türkçe karşılıkları verildi;
. Bir bibliyografya ile kitabın kullanımını kolaylaştırmak üzere bir indeks hazırlandı.

Soru3- Bu eseri yayıma hazırlamada karşılaştığınız zorluklar neler oldu?

Kitabı yeniden okurken bu defa bir şeyler öğrenmek için değil de âdeta hata bulmak için ele aldım. Böyle bir okuma sırasında meselâ Tercümân-ı Ahvâl’in çıkış tarihi, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucuları gibi konular çok bilinen şeyler, ama ne bileyim Cemiyet-i Tedrisiye-i Osmaniye adında bir cemiyetin varlığından ya da böyle bir cemiyetin yayın organının Mecmua-i Fünûn değil de Mecmua-i Ulûm olduğundan şüphe etmeniz gerekiyor. Tanpınar divan şairlerine ait bir kısım metinleri hafızasından olduğu gibi kitaba aktarmış, aslıyla karşılaştırılmadığı için buradan kaynaklanan bazı hatalar vardı. Meselâ Leskofçalı Galib’e ait olduğunu söylediği, vezni bozuk ve anlam çıkmayan bir kıt’ayı hiçbir yerde bulamadım. Bir kısım hatalar da öyle sanıyorum şuradan kaynaklanıyordu: Tanpınar yazılarını ve kitabın müsveddelerini eski harflerle yazıyor, bunlar mürettibe gidiyor, mürettip Tanpınar’ın o çok zor okunan el yazılarını güçlükle okuyarak yeni harflerle diziyor; tabii bazı şeyleri de yanlış okuduğu için yanlış diziyor. Anlayabildiğim kadarıyla Tanpınar hafızasına çok güveniyor, ama hafızasındaki bazı bilgiler yanlış ve bunlardan şüphe etmiyor. Tabii bunun gibi daha birçok problem vardı; elbette bunların hepsini değilse bile bilebildiklerimi ve görebildiklerimi düzeltmeye çalıştım. Benim de göremediğim ve atladığım şeyler mutlaka olmuştur; eserin bu baskısını okuyanlar bunları işaret ederlerse yeni baskılarda pekalâ bunlar da düzeltilir ve XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi Tanpınar’a lâyık bir eser hâline gelir.

Soru4- Bugün daha önceki yıllarda hazırlanan edebiyat tarihlerine bakıldığında sizce yeniden yayıma hazırlanarak okura sunulması gerekenler neler olabilir?

Biliyorsunuz Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatı Tarihi, geçtiğimiz yıllarda oğlu Orhan Köprülü tarafından bir kısım notlarla hazırlanıp yayımlandı ve şu anda yeni baskıları yapılıyor. Nihad Sami Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, aynı şekilde, mevcudu tükendikçe Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yeniden basılıyor. Bunların dışında diğer edebiyat tarihleri var; sanıyorum siz de bunları kastettiniz. Evet bunlar arasında İsmail Habib Sevük’ün önce Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi, daha sonra Edebî Yeniliğimiz ve Yeni Edebî Yeniliğimiz adlarıyla yayımlanan eserleri; İsmail Hikmet Ertaylan’ın Bakü’de basıldığı için Türkiye’de fazla tanınmayan ve kullanılmayan dört ciltlik Türk Edebiyatı Tarihi; biraz daha eskilerden Abdülhalim Memduh’un Târih-i Edebiyât-ı Osmâniye’si, Fâik Reşad’ın Târih-i Edebiyât-ı Osmâniye’si, Ali Ekrem Bolayır’ın Türk Edebiyatı Tarihi, İbrahim Necmi Dilmen’in Târih-i Edebiyat Dersleri, Sadettin Nüzhet Ergun’un Tanzimat’a Kadar Muhtasar Türk Edebiyatı Tarihi ve Numûneleri, Agâh Sırrı Levend’in Edebiyat Tarihi Dersleri, Mustafa Nihad Özön’ün Metinlerle Muâsır Türk Edebiyatı Tarihi ile Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, gerekli açıklamalar ve notlarla yeniden yayımlanabilecek nitelikte hatırıma gelen edebiyat tarihlerimizdir.

Soru5- İsterseniz biraz da 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin diğer edebiyat tarihlerinden farkından söz edelim. Tanpınar, bu edebiyat tarihinin başında bir edebiyat tarihi için en önemli sorunlardan birinin metot sorunu olduğu üzerinde durduktan sonra kendisinin sadece bir metoda bağlı kalmak yerine daha önce kullanılmış metotları da göz önünde bulundurarak malzemenin kendisinden yola çıkarak bir metot oluşturduğundan söz ediyor. Sizce yazarın eserde ortaya koyduğu bu metot nedir?

Tanpınar eserinin önsözünde Avrupa’nın tanınmış edebiyat tarihçilerinden Brunetière’in edebî türlerin gelişmesi, A. Thibaudet’nin nesiller ve H. Taine’in ırk, zaman ve çevre ile ilgili metotlarından da söz etmekle beraber, eserini tamamen kendine özgü bir bakış açısı ile kaleme almıştır. Tanpınar’ın da belirttiği gibi, büyük değişme ve yeniliklerin ortaya çıktığı böyle bir devrin edebiyat tarihi için elbette bir metot gereklidir, ama metot her şey demek değildir; metodu biraz da malzeme, bakış açısı ve üslûp belirler.
Benim görebildiğim kadarıyla Tanpınar burada önceki edebiyat tarihçilerinden hiçbirine benzemeyen, tamamen kendine göre şöyle bir yöntem belirlemiştir: Öncelikle kronolojik sırayla edebî olayları, bunların birbiriyle olan ilişkilerini ve birbirlerine tesirleri ele almıştır. Aynı şekilde devrin fikir cereyanları; olayları aydınlatmada belgelerin değeri; XIX. yüzyılda şiirin önüne geçen nesrin önemi ve bu asrın edebiyatının, medeniyet krizini yaşayan insanımızın başından geçen bu buhranı yansıtabilmesi.
Burada biyografik kuru bir bilgi ve belge yığının yerine, edebî eserle bu eserin ortaya çıktığı devir ve o eseri ortaya koyan şahsiyet arasındaki ilişki göz önünde tutularak incelenen edebî, siyasî ve tarihî şahsiyetlerin devrin siyasî, edebî ve kültürel havası içinde ele alındığı, eserlerinin edebî ve estetik bakımdan da değerlendirildiği kitabın hemen her satırında Tanpınar’ın sanatkârane yorumları ve üslûbu dikkati çekmektedir.

Soru6- Bu edebiyat tarihinde dikkati çeken noktalardan biri de yazarın eserin 2. baskısına eklediği ön söz. Burada Tanpınar, divan edebiyatını bir saray istiaresi olarak okuyor. Sarayın oluşturduğu hiyerarşinin ve padişahın özelliklerinin (burada beden tam olarak maddî bir unsur hâlinde yoktur) divan edebiyatındaki hayal sisteminin oluşumundaki izlerine değiniyor. Bir nevi iktidar ve edebiyatın arasındaki ilişkiden bahsediyor. Yeni Türk edebiyatının ise bir medeniyet kriziyle başladığından söz ediyor. Peki bu medeniyet krizinin başlamasıyla oluşan yeni edebiyat için de bir iktidar-edebiyat ilişkisinden bahsedilebilir mi? Çünkü Tanzimat Fermanı’nın ilanı ve ardından gelen I. Meşrutiyet ile birlikte saray hiyerarşisi ve padişahın konumu da değişiyor.

Biliyorsunuz Nâmık Kemal’in Tahrîb-i Harâbât (1874) ve Ta’kib’inden (1875) itibaren Abdülbâki Gölpınarlı’nın Divan Edebiyatı Beyânındadır’ına (1945) kadar geçen yaklaşık yüzyıllık zaman süresi içerisinde genellikle divan edebiyatının orijinal bir edebiyat olmadığı, Fars edebiyatının alelade bir taklidi olduğu şeklindeki suçlamalarla küçümsendiğini, bunun da ötesinde açıkça karalandığını biliyoruz. İşte ilk defa Tanpınar burada yeni ve farklı bir yorumla divan edebiyatının da kendi şartları içinde estetik bir yapısı olduğunu ortaya koymuştur. Yani öncelikle bu giriş kısmının, daha sonraki yıllarda başlayacak olan divan edebiyatı araştırmaları ve yeni yorumlar için bir mukaddime olduğunu belirtmemiz gerekir.
Yalnız bu sorunuzdaki “medeniyet krizi” bence farklı bir konu; “iktidar-edebiyat ilişkisi” ise daha farklı bir konu; isterseniz ikisini ayrı ayrı cevaplamaya çalışayım.
Tanpınar’ın hikâye ve romanları da dahil, diğer eserlerinin de ana konusunu oluşturan “medeniyet krizi”, bin yıldır içinde yaşadığımız Türk-İslâm medeniyeti dairesinden çıkıp Avrupa medeniyeti dairesine girmek istememizle ortaya çıkmıştır ve iki yüz yıla yakın bir zamandan beri devam etmektedir.
XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyılın başlarından itibaren artık yüzümüzü Avrupa’ya çevirdikten sonra toplumun hemen her tabakasında bir problem hâlinde bir ikilik başlar; o mu daha iyi, bu mu? Şöyle mi olmalıyız yoksa böyle mi? Nereye kadar Garplı olacağız, nereye kadar Şarklı kalacağız? Yaşadığı devirde Avrupa Âdâb-ı Muâşereti yahut Alafranga adlı kitabıyla âdeta Garplılaşmanın ilmihalini yazan Ahmet Midhat Efendi gibi biri bile Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıyla birlikte hazırladığı Hayal ve Hakikat adlı kitabın üzerine Fatma Aliye Hanım’ın adını koyamaz ve sadece “Bir Kadın” yazabilir. Kimdir bu kadın; belli değil; çünkü “âdâb-ı İslâmiye”ye uygun düşmez endişesi XIX. yüzyılın sonlarında bile varlığını hâlâ sürdürmektedir.
Sorunuzun ikinci kısmına dönersek: Eski dönemlerde devlet adamları nasıl kendilerini metheden birtakım şairlere câizeler vermişler; timar, kürk veya başka ihsan ve atiyelerde bulunmuşlarsa, yeni dönemde de devletin ileri gelenleri devrin önde gelen edebiyatçılarıyla dostluk içinde geçinmeye çalışmışlardır. Daha bu yeni dönemin başında kendisini tahsil için Paris’e gönderen Şinasi’nin gözünde “velînimeti” ve Tanzimat Fermanı’nın mimarı Mustafa Reşid Paşa “medeniyet resûlü”dür, “fahr-i cihân-ı medeniyet”tir. 1862’de çıkmaya başlayan Mecmua-i Fünûn ve bunun bağlı olduğu Cemiyet-i İlmiyye-i Osmâniye için Sadrazam Fuad Paşa Eminönü’nde Çiçek Pazarı’nda bir yer tahsis eder; Basîret gazetesini çıkaran Ali Efendi’ye devlet külliyetli miktarda para yardımı yapar; Malûmat’ı çıkaran Baba Tahir’in devletle olan ilişkisini, hattâ tahsisât-ı mestûreden gelen maaşının yanlışlıkla kesilmesi üzerine meşhur şantaj olayını bilmeyen yoktur. II. Abdülhamid’in tahta geçer geçmez Yeni Osmanlılar’dan Nâmık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi’yi Saray’da kurmayı planladığı Cemiyet-i Mütercimîn’de görevlendirmesi; bu teşebbüs akamete uğrayınca Ali Suavi’yi önce Saray’da şehzadelerin hocalığına getirmesi, daha sonra Mekteb-i Sultânî müdürlüğüne tayini; Nâmık Kemal’i Kanun-ı Esâsî Komisyonu’na üye seçtirmesi; Ahmet Midhat Efendi ile Mizancı Murad’ı desteklemesi; Nâmık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’in Saray’da görevlendirilmesi; İttihadçıların iktidara gelir gelmez Tevfik Fikret’e Maarif Nâzırlığı teklif etmesi, kabul etmeyince Mekteb-i Sultânî müdürlüğüne tayini; Hâlid Ziya’nın Mâbeyn Başkâtibi olarak Saray’da çalışması; Cumhuriyet’ten sonraki Millet Meclislerinde hemen her dönemde şair ve yazarların milletvekili olarak bulunması; hattâ 1942 yılında C.H.P. Roman Mükâfatı konulması iktidar-edebiyat ilişkisinin en güzel örnekleri değil mi?

Soru 7- Tanpınar, eserinde sık sık bu medeniyet krizinden hareketle eski ve yeninin karşılaşması üzerinde durur. Edebî olaylar açısından ise 1859 ve 1885 yılları arasındaki döneme ayrı bir önem verir ve bu dönemi asıl yeniliğin yapılmaya çalışıldığı zaman dilimi olarak görür. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Yaklaşık 600 sayfalık kitabın 400 sayfalık kısmını 1859-1885 yılları arasındaki topu topu yirmi altı yılın hikâyesi teşkil ediyor. Yani Şinasi’nin Lamartine, La Fontaine, Fénelon, Racine ve Gilbert gibi klasik ve romantik Fransız şairlerinden yapmış olduğu tercüme şiirlerden meydana gelen Tercüme-i Manzûme’sinin yayın tarihi olan 1859 ile Abdülhak Hâmid’in yeni Türk şiirinde bir nevi dönüm noktası kabul edilen Makber’inin yayın tarihi olan 1885 yılı arasındaki dönem. Bu iki tarih arası gerçekten Türk edebiyatında yenileşmenin en yoğun olarak yaşandığı yıllardır: Ardı ardına gazeteler çıkmaya, gazeteler vasıtasıyla bir okuyucu kitlesi oluşmaya başlar. Toplumumuz ve edebiyatımız için yeni bir tür olan roman türünde eserler verilmeye başlanır; aynı şekilde tiyatro eserleri yazılmaya, dahası bunlar sahnede temsil edilmeye başlanır ve bütün bunlar sayesinde bir “efkâr-ı umumiye” teşekkül etmeye başlar. Yeni Osmanlılar Cemiyeti bu tarihler arasında kurulur, meşrutiyet üzerine tartışmalar başlar; 1876’da I. Meşrutiyet ilân edilir ve Meclis-i Mebusan açılır. Tanzimat sonrası Türk edebiyatının çehresini oluşturan şahsiyetlerden Şinasi, Nâmık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi, Recâizâde Ekrem, Abdülhak Hâmid, Muallim Nâci ve Şemseddin Sami eserlerini yine hep bu tarihler arasında verirler. Tanpınar’ın “yeni Türk edebiyatının bir nevi beyannâmesi” kabul ettiği Nâmık Kemal’in “Lisân-ı Osmânînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir” makalesi 1866’da, Ziya Paşa’nın ünlü “Şiir ve İnşâ” makalesi ise 1868’de yayımlanır. Aynı şekilde “Mebhûsetün Anhâ” ve “Harâbât” münakaşaları ile Ahmed Cevdet Paşa’nın Belâgat-ı Osmâniye’si etrafında çıkan tartışmalar hep bu tarihler arasında cereyan eder. Muallim Nâci’nin Tercümân-ı Hakikat gazetesinde başlattığı gazel yazma çığırı dolayısıyla eski edebiyat anlayışı ile yeni edebiyat anlayışını savunanlar arasındaki mücadele artık açıktan açığa yine bu tarihler arasında başlar. Dolayısıyla Tanpınar’ın, eserinin bu ilk cildinde bu yıllar arasında bu kadar yoğunlaşması son derece anlamlıdır.

Soru8- Tanpınar’ın bu edebiyat tarihinde eski ve yeninin çarpışmasını sık sık değindiğinden söz ettik. Acaba bunda kendisinin de yaşamı boyunca aynı sorunu yaşaması önemli olmuş mudur?

Tanpınar’ın sözünü ettiği eski-yeni çatışması sadece onun hayatında değil, toplum olarak bugün hâlâ bizim hayatımızda da devam etmiyor mu? Bütün toplum hâlinde bunu bugün hâlâ yaşıyoruz ve bana daha uzun süre de yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Tam anlamıyla Batılı mı olacağız, yoksa kısmen mi Batılı olacağız? Tam anlamıyla mı yoksa kısmen mi yerli değerlere bağlı kalacağız ya da artık ömrünü doldurmuş diye geleneksel değerleri bütünüyle terk mi edeceğiz? Bu soruların tartışılmasına devam edildikçe bu ikilik de devam edecek gibi gözüküyor.

Soru9- Tanpınar, eserinin önsözünde, kitabında ortaya koyduğu hükümlerle kendisinin “fazla yeni” görülebileceğinden söz ediyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir ve onu böyle düşünmeye iten sebepler sizce nelerdir?

Buradaki “yenilik”i “farklılık” olarak alırsak, Tanpınar yaptığı işin, yani kendisinden önce yazılmış edebiyat tarihlerinden farklı bir eser ortaya koyduğunun bilincindedir. Hattâ Fuad Köprülü’nün eseri de dahil olmak üzere, kaynakları arasında kendisinden öncekilerden hiç birinin adını zikretmemesi, oldukça anlamlıdır. Tanpınar gibi mütevazı bir insan bu tavrıyla, acaba, benim sizlere hiçbir borcum yok mu demek istemiştir?
Orhan Okay hocamızın Toplum-Bilim dergisinin “Ahmet Hamdi Tanpınar Özel Sayısı”ndaki yazısında da belirttiği gibi, Tanpınar öncelikle edebiyat tarihini ansiklopedik bir bilgi yığını olmaktan kurtarmıştır. İkinci olarak, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, bu tür eserlerde hakim olan kuru ve oldukça sıkıcı “akademik üslûp”la değil, yer yer şairane çağrışımlarla süslenmiş, yer yer bir roman gibi okunabilen, tamamen Tanpınar’a özgü bir dil ve üslûpla kaleme alınmıştır. Eserde yer yer iktibaslar veya atıflar yapılan kaynakları dikkatle gözden geçirirsek, daha henüz birçok eserin yazma hâlinde bulunduğu bir devirde Tanpınar’ın büyük bir vukufla bunlardan yararlanması eserin orijinalliğine gösterir. Bir de tabii, aynı dönemi inceleyen başka edebiyat tarihlerinde göremediğimiz bir şey var; o da, alışılmışın dışında yeni ve farklı değerlendirmeler ve hükümler.. Ancak Tanpınar kitabın önsözünde büyük bir tevazu ile, burada ortaya koyduklarının sadece tenkide arz edilen birer teklif olduğunu söylemekten de geri durmaz.

Soru10- Bugünden bakıldığında 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi nasıl değerlendirilebilir?

XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 19. yüzyılda ülkemizdeki kültür, medeniyet ve edebiyattaki değişme ve yenilikleri merak eden herkesin mutlaka okumak zorunda olduğu bir kitaptır. Yıllardır, kitabı anlamakta zorluk çektiklerini ifade edenlere söylediğim gibi, burada da bu kitapla birlikte bazı paralel okumalar gerektiğini belirtmek isterim. Meselâ Hilmi Ziya Ülken’in Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma, İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı kitapları ile; hocamız Ö. Faruk Akün’ün bu dönemle ilgili olarak İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Nâmık Kemal”, “Şemseddin Sami” ve “Şinasi” maddeleriyle Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Ahmed Vefik Paşa”, “Hayrullah Efendi”, “Hoca Tahsin” ve “Nâmık Kemal” maddeleri ve bir de Mehmet Kaplan’ın Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar’ında yer alan bu devirle ilgili incelemeleriyle birlikte okunursa, kitabın daha iyi anlaşılabileceği kanaatindeyim.

Hürriyet Gösteri, Ocak 2007, sayı: 286, s. 6-10.

SEVAL ŞAHİN

Permalink Print Comment